Son Dakika
  • Loading
A+ A A-

Resmi İlan

Yazarlarımız



Manşetler

 

Semazen.jpg

Sabah erkenden çiğ taneleri henüz üzerindeyken doğanın, uyanırdı. Günü yaşamak isteyen güneşten önce kalkıp selamlamalı onu derdi. İnanılmaz acılar çekmiş, yüzü yaşanmışlığını gösteren çizgilerle dolu bu yaşlı kadın her yeni güne yine de gülümseyerek başlıyor. Şimdi her biri bir yerde kendi hayatlarını yaşayan beş çocuğunu, onların çocuklarını düşünüyor. İnsanın çocuğu oldu mu derdi de oluyor diyor. Kimse ona anlatmasa da o hissediyor. Anne olmak diyor böyle bir şey yavrum. 

O hayatı güzel karşılama, dünyaya kendinden bir şeyler bırakma derdinde. Bunun için çiçekler bulup getiriyor gittiği her yerden, ağaç fidanları, tohumlar. Cepleri hep yeni bir şeylerle dolu. 

Vermek diyor çok zor bir şey. İnsan vermeyi öğrenmedi mi isterse dünyaya sahip olsun yine de mutlu olamaz. Elinde ne varsa, kendine neyi layık görüyorsan onu verebilecek misin sevdiklerine de önemli olan bu. 

Verebileceği çiçekleri var onun tüm pencerelerinin önünde, gülleri var kim bilir nerelerden bulup getirdiği, yetiştirdiği rengarenk ve o civarda zor bulunan. Ve bahçesinde her mevsim kendi elleriyle ektiği sebzeler. 

Nereye gidersen git mutlaka bir şeyler götürmek lazım. Bir yere eli boş gidilmez diye öğretti bize de, bu okul yüzü görmemiş ama kültür denen olguyu sonuna kadar özümsemiş, ama değme üniversiteliye, kendini bilmem ne havalı meslekleriyle tanıtan onlarcasına şapka çıkarttıracak bir felsefeye sahip olan bu kadın. 

Örnek mi istiyorsunuz. Mimar bir hanım var mesela. Parasının hesabını bilmem. Yaş deseniz yarım asrı devirmiş, gezmek deseniz neredeyse görmediği yer kalmamış. Yaşama derseniz bizim belki de hiç görmediğimiz şeyleri görmüş, yemiş, içmiş. 

Ama işte şu kadın az önce anlattığım yaşlı köylü kadar anlamış değil hayatın manasını. Hep almış o, hep al demişler, al al, bunu da bunu da al.  

Birileri ona ver dediğinde ise artık çok geçmiş. Çünkü vermek, hele kendinden, zamanından, dostluğundan, güzelliğinden, sevgisinden vermek çok ama çok zordur ve bunun bir zamanı vardır bu zaman geçince artık öğrenmek de öyle kolay değildir. 

Kimse bu görkemli zavallı mimara hayatı göstermemiş. Elindeki bir oyuncağı arkadaşına vermesi söylenmemiş, öğretilmemiş. Kalbini en yakın arkadaşım dediği insana açamamış, zayıf yanlarını öğrenir diye… Sevgisini de verememiş kimseye. Zaten onun dünyasında sevgi mutlak maddi karşılığı olan bir şeymiş. O da kendi çocuklarına aynısını öğretiyor. Sonra, sonra vermeyi bilmeyen ama ‘kültürlü’ ama ‘zengin’ ama ‘içi fesat’ insancıklarla dolu bir toplum yetişiyor. 

Ne iyi ki diğer yanda hayatı bilen ama “cahil”, ama “yoksul” ama içi güzelliklerle dolu insanlar da kendi ellerini uzatabildiklerine vermeyi, verebilmeyi öğretiyorlar. Ki onlar mutlu, ki onlar dünyayı dünya yapanlar…

Birinde sana ayva ikram ederler onun da hesabı yapılarak, birinde evinde ne varsa sofradadır biraz da yoksun sanacaklar diye çekine çekine… İkinci gruptakiler hiç azalmasın e mi… Ama zenginlikleri artsın. Artsın ki şu zavallılara da gösterebilsinler asıl zenginliği…

Geçen gün Milas’ın eski bir sokağında rastladığım, üstü başı dağınık ama elinde sokak kedileri için belki tüm parasını vererek aldığı mamaları kedilere dağıtan güzel yürekli adam gibi, tıpkı bugün selam verdiğim yüreklerini tanıdığım güzel insanlar gibi güzel gülenler hiç eksilmesin. 

Bugün aylaklık ettim evet, ama verdim her karşılaştığım insana. Gülümsememi verdim, selamlarımı verdim, yüreğimi görenlere tüm görkemiyle yaşamın kahkahalarını verdim… Ve biliyor musunuz aldım da… 

Hani deyip duruyoruz ya kimsede insanlık kalmamış diye. Yanılıyorsunuz. Hala hepimizde insanlık var…

 

Köylü kadına selam

Sabah erkenden çiğ taneleri henüz üzerindeyken doğanın, uyanırdı. Günü yaşamak isteyen güneşten önce kalkıp selamlamalı onu derdi. İnanılmaz acılar çekmiş, yüzü yaşanmışlığını gösteren çizgilerle dolu bu yaşlı kadın her yeni güne yine de gülümseyerek başlıyor. Şimdi her biri bir yerde kendi hayatlarını yaşayan beş çocuğunu, onların çocuklarını düşünüyor. İnsanın çocuğu oldu mu derdi de oluyor diyor. Kimse ona anlatmasa da o hissediyor. Anne olmak diyor böyle bir şey yavrum.

O hayatı güzel karşılama, dünyaya kendinden bir şeyler bırakma derdinde. Bunun için çiçekler bulup getiriyor gittiği her yerden, ağaç fidanları, tohumlar. Cepleri hep yeni bir şeylerle dolu.

Vermek diyor çok zor bir şey. İnsan vermeyi öğrenmedi mi isterse dünyaya sahip olsun yine de mutlu olamaz. Elinde ne varsa, kendine neyi layık görüyorsan onu verebilecek misin sevdiklerine de önemli olan bu.

Verebileceği çiçekleri var onun tüm pencerelerinin önünde, gülleri var kim bilir nerelerden bulup getirdiği, yetiştirdiği rengarenk ve o civarda zor bulunan. Ve bahçesinde her mevsim kendi elleriyle ektiği sebzeler.

Nereye gidersen git mutlaka bir şeyler götürmek lazım. Bir yere eli boş gidilmez diye öğretti bize de, bu okul yüzü görmemiş ama kültür denen olguyu sonuna kadar özümsemiş, ama değme üniversiteliye, kendini bilmem ne havalı meslekleriyle tanıtan onlarcasına şapka çıkarttıracak bir felsefeye sahip olan bu kadın.

Örnek mi istiyorsunuz. Mimar bir hanım var mesela. Parasının hesabını bilmem. Yaş deseniz yarım asrı devirmiş, gezmek deseniz neredeyse görmediği yer kalmamış. Yaşama derseniz bizim belki de hiç görmediğimiz şeyleri görmüş, yemiş, içmiş.

Ama işte şu kadın az önce anlattığım yaşlı köylü kadar anlamış değil hayatın manasını. Hep almış o, hep al demişler, al al, bunu da bunu da al. 

Birileri ona ver dediğinde ise artık çok geçmiş. Çünkü vermek, hele kendinden, zamanından, dostluğundan, güzelliğinden, sevgisinden vermek çok ama çok zordur ve bunun bir zamanı vardır bu zaman geçince artık öğrenmek de öyle kolay değildir.

Kimse bu görkemli zavallı mimara hayatı göstermemiş. Elindeki bir oyuncağı arkadaşına vermesi söylenmemiş, öğretilmemiş. Kalbini en yakın arkadaşım dediği insana açamamış, zayıf yanlarını öğrenir diye… Sevgisini de verememiş kimseye. Zaten onun dünyasında sevgi mutlak maddi karşılığı olan bir şeymiş. O da kendi çocuklarına aynısını öğretiyor. Sonra, sonra vermeyi bilmeyen ama ‘kültürlü’ ama ‘zengin’ ama ‘içi fesat’ insancıklarla dolu bir toplum yetişiyor.

Ne iyi ki diğer yanda hayatı bilen ama “cahil”, ama “yoksul” ama içi güzelliklerle dolu insanlar da kendi ellerini uzatabildiklerine vermeyi, verebilmeyi öğretiyorlar. Ki onlar mutlu, ki onlar dünyayı dünya yapanlar…

Birinde sana ayva ikram ederler onun da hesabı yapılarak, birinde evinde ne varsa sofradadır biraz da yoksun sanacaklar diye çekine çekine… İkinci gruptakiler hiç azalmasın e mi… Ama zenginlikleri artsın. Artsın ki şu zavallılara da gösterebilsinler asıl zenginliği…

Geçen gün Milas’ın eski bir sokağında rastladığım, üstü başı dağınık ama elinde sokak kedileri için belki tüm parasını vererek aldığı mamaları kedilere dağıtan güzel yürekli adam gibi, tıpkı bugün selam verdiğim yüreklerini tanıdığım güzel insanlar gibi güzel gülenler hiç eksilmesin.

Bugün aylaklık ettim evet, ama verdim her karşılaştığım insana. Gülümsememi verdim, selamlarımı verdim, yüreğimi görenlere tüm görkemiyle yaşamın kahkahalarını verdim… Ve biliyor musunuz aldım da…

Hani deyip duruyoruz ya kimsede insanlık kalmamış diye. Yanılıyorsunuz. Hala hepimizde insanlık var…

fb-btn.pngtwt-btn.pngrss-btn.png

google-btn.pngyb-btn.pnginst-btn.png

* Tüm hakları saklıdır. Bu sitede yer alan yazı, haber, fotoğraf, video ve sair dokümanların, bireysel kullanım dışında izin alınmadan kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, kullanılması, yayımlanması ve dağıtılması kesinlikle yasaktır. Bu yasağa uymayanlar hakkında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca yasal işlem kullanılacaktır.

DMCA.com Protection Status
Sayfada sorun olması durumunda,
Lütfen CTRL + F5 ile sayfayı yenileyin