Son Dakika
  • Loading
A+ A A-

Resmi İlan

Yazarlarımız



Manşetler

 

ibrahim-aydn-150x150.jpgDünya imtihan yeridir. İmtihan deyince hastalık, fakirlik, ölüm gibi acı şeyler akla gelir. Fakat imtihan sadece bunlar değildir. İnsan, sıhhat, zenginlik ve rahatlık ile de imtihan edilir. Hayır ya da şer, her şeyin içinde imtihan vardır. İnsanın dünya hayatın da yaşadığı büyük imtihan… Yüce Allah’a kulluk ve dostluk imtihanıdır. Bunun için melekler ve cinler yaratılmıştır, peygamberler gönderilmiştir. İçimize nefis, karşımıza şeytan, önümüze helal ve haramlar konulmuştur. Sonra bütün bunların arasın da bir tercih yapmamız istenmiştir. Önüne gelen her işte Allah rızasını seçenler, Hak katında en akıllı, en kazançlı ve en sevgili kullardır. İşlerinde haramı ve şeytanın tarafını seçenler, gerçekte en akılsız, en zararlı ve en sevimsiz kullardır. Bazen hayrı, bazen haramı seçenlerin ise işleri Allah’a kalmıştır. Onların kalbi hastadır, gönül huzuru yoktur. Ta ki tövbe edip haramlardan kurtulana kadar...
İlk insandan, en son insana ilk insanla imtihan başlamıştır, son insana kadar devam edecektir. Peygamberler dahil, bütün mükellef insanlar bu imtihan meydanına çıkarılmış, akıllı olup buluğa eren herkes için imtihan başlamıştır. Bundan kaçmanın ve kurtulmanın imkanı yoktur. En iyisi gönül hoşluğu ile güzel olana katılmaktır. Bu imtihanda her kulun kalbindeki iman kontrol edilir, niyetine bakılır, neyi niçin sevdiği belirlenir, hayattan beklentileri bilinir, yaptığı işler tespit edilir. Böylece lehine veya aleyhi ne deliller birikir ve sonuçta Yüce Allah herke se hak ettiğini verir. Bu imtihanla, mümin münafık bir birinden seçilir, Yüce Allah’ı sevenlerle dünyaya gönül verenler, hayırlara koşanlarla güzel işlerden kaçanlar birbirinden ayrılır, görevli melekler tarafından her kesin yaptığı yazılır. Ahirette kazanan da kaybeden de bir delil, sebep ve şahide göre sonuçlanır. Hiç kimseye haksızlık edilmez.
Peygamberlerde sınandılar. Peygamberlerin niçin acı ve hastalık çektikleri, insanlar tarafından hakaret gördükleri, yalnızlığa itildikleri, yurtlarından çıkarıldıkları, taşlandıkları, aç kaldıkları doğru anlaşılmazsa, insan vesvese ve fitneye düşer. Çünkü peygamber Allah’ın dostu ve elçisidir. Şeytan insana gelir ve: Yüce Allah, peygamberlerini niçin bu hallere düşürdü? Yerin göğün hazineleri O’nun ise, neden sevdiklerini aç bıraktı? Her şeye gücü yeten Allah, neden düşmanlarına fırsat verip peygamberlerini taşlattı?” şeklinde vesvese verip kulu dininde fitne ye düşürür. Hâlbuki bütün bunlarda pek çok hikmetler ve büyük ibretler vardır. İmtihanın manası, bilinmeyen şeyi tespit etmektir. Burada bilinmesi gereken şey, insanın içindekilerdir. İnsanın içini bilecek ve görecek olan Yüce Allah değil, insanlardır. Yüce Allah zaten herkesin gizli açık her şeyini bilmekte ve görmektedir. Bunun için ayet-i kerimede: “Allah yolunda cihat edenlerinizi belirlemek, sabredenlerinizi tespit etmek ve haberlerinizi ortaya koymak için sizi imtihan edeceğiz.” (Muhammed, 31) buyrulmaktadır.
İnsanlığa örnek olsun diye bütün peygamberler, iman ve ahlakta örnektirler. Yaradılışları tertemiz, kalpleri ilahi aşk ve edeple doludur. Onlar, her halleri ile ilahi ahlâkı temsil eder. İşte onlardaki bu güzel hallerin ve yüksek ahlakın gözükmesi için bir sebep gerekir. Aydınlığın tanınması için karanlığın lazım olduğu gibi. İnsandaki sabır seviyesi de acı hallerde belli olur. Edep, edepsiz insanlarla anlaşılır. Mertlik ve adalet, düşmanlarla ortaya çıkar. Takdire rıza hali, afet, dert ve hastalıklarda kendini gösterir. Allah’a teslimiyet zor ve dar anlarda anlaşılır. Kısaca, ateşte yanmadan, altın cevheri ortaya çıkmaz. Bunun için Allah Teâlâ, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimizin şerefli kalbindeki iman ve ilahi aşkı ortaya çıkarmak için O’nu en ağır ve acı imtihanlara tabi tutmuştur. Sıkıntı ateşleri içine salarak gönlündeki saklı sevgiyi, merhameti, sabrı, azmi, edebi ve diğer güzel halleri ortaya çıkarmıştır. Böylece Efendimiz s.a.v. Allah’a dostluk yolunda insanlara örnek olmuştur. Bu yolun ne kadar kıymetli ve tatlı olduğunu çektiği çilelerle göstermiştir. İlahi aşkın insana neler yaptıracağını, en şiddetli sıkıntı ve zorluklara gönül hoşluğu ile sabrederek ispat etmiştir. O’nun günlerce açlık çekmesi, kavmi tarafından terk edilip yalnız bırakılması, hiç hak etmediği hakaretleri görmesi, taşlanması, hasta olması, yakınlarının ölüm acısını tatması, savaşlar da yaralanması, sevdiklerini şehit vermesi; evet bütün bunlar az önce belirttiğimiz hikmetler içindir.
Allah Resulü s.a.v. Efendimiz, bunca sıkıntılar yanında, yerlerde ve göklerde hiç kimseye nasip olmayan bir heybet, izzet, şeref, itibar, sevgi, hürmet, iltifat, zafer ve devlete de ulaştırılmıştır. O, bunca nimetler içindeki imtihanı da en mükemmel şekilde vermiştir. Acılara sabrederek, güzelliklere şükrederek, her iki halde de büyük bir tevazu ve edebe bürünerek Yüce Allah’a dostluğunu ve kulluğunu en üst seviyede yerine getirmiştir. Bütün peygamberlerin çektiği çileler bu manadadır.
Onlar, Allah yolunda en acı ve ağır sıkıntıları bizzat yasayarak, insanlara yol açmışlar, korkak ve tem bel nefislerin kulluk yolunda engel gördüğü boş bahaneleri ortadan kaldırmışlardır. Her halimiz bir imtihan İman, Yüce Allah’ı tercih etmektir. Mümin, Yüce Allah’a dost olmak isteyen kimsedir.
Yüce Allah her müminden bu dostluğun gereğini istemektedir. Ayette, ben inandım diyen bütün insanlara: “Sözde kalmayın, imanın gereğini yapın, sadık ve samimi olduğunuzu kulluğunuzla gösterin, Allah’a kavuşmak isteyenler ölüme hazır olsunlar.” (Ankebut, 2-5) uyarısı yapılmıştır. Müminin imtihanı şu üç alanda gerçekleşir: İbadetleri yerine getirmede, haramları terk etmede, bela ve musibetlere sabretmede. Bunların özü ilahi muhabbet ve samimiyettir. Allah dostu deyince bunlar akla gelir. Dinde boş davalara ve iddialara yer yoktur. “Ben Allah’ın dostuyum” diyenlerden dostluk istenir. Arifler demiştir ki: Bir kul, bütün ibadetleri yapsa, fakat bütün haramlardan sakınmasa, Allah’ın dostu olamaz. İşin aslı, kalbin Yüce Allah’ı sevmesi ve O’nun rızasını her şeye tercih etmesidir. Mümin, kalbinin halini acı-tatlı her işte ve ibadette kontrol etmelidir. Namazda ihlaslı olduğu gibi, bir sıkıntıya sabrederken de ihlaslı olmalıdır. Bir günahtan kaçarken de Allah rızasını aramalıdır. Kuldan hastalık halin de edep, tevazu, rıza ve teslimiyet beklendiği gibi, sıhhat, afiyet, genişlik ve zenginlik halinde de aynı şeyler beklenmektedir. Kısaca imtihanın merkezi kalptir; kalpte aranan samimiyettir. Hedef, iç ve dışla Allah’a yönelmektir.
Bunun için ayette: Kötülükleri terk edip hakka dönmeleri için biz onları iyilik ve kötülüklerle imtihan ettik.(A’raf, 168) buyrulmuştur. Allah dostlarından Süfyan es-Sevri kadın velilerden Rabia Adeviyye k.s.’nin yanına geldi, sordu: “Her kulluğun bir şartı ve her imanın bir hakikat’ı vardır. Senin kulluk şartın ve imanının hakikat’ı nedir?” Şu cevabı aldı: “Ben Allah’ın ateşinden korkarak O’na ibadet etmem. Yoksa efendisinin korkusundan ona itaat eden hizmetçi gibi olurum. Ben cennet muhabbeti ile de kulluk etmem. Böyle yaparsam, kendisine bir şeyler verildiğinde efendisine hizmet eden hizmetçi gibi olurum. Ben ancak Yüce Rabbimi sevdiğim ve Ona kavuşmak istediğim için ibadet ederim.”
Urve b. Zübeyir ’in bir hastalık sebebiyle bir dizinden aşağısı kesildi. Buna karşılık o: “Benden ayağımın birisini alan Allah’a hamd olsun. Ya Rabbi, sen birisini aldıysan, diğerini bıraktın. Bir bela verdi isen, afiyet de verdin.” dedi ve o geceki virdini, gece ibadetini ve zikrini terk etmedi.” (Gazalî, Ihya) Yine İhya’da şu olay nakledilir: Hz. İsa a.s. bir adama uğradı. Adam, gözleri kör, iki tarafı felçli, kötürüm bir halde yatıyordu. Bütün bu dertler içinde adam söyle diyordu: “İnsanların çoğunu düşürdüğü hastalıktan beni kurtaran Allah’a hamd olsun.” Hz. İsa a.s. sordu: “Allah seni hangi hastalıktan kurtardı ki, şükrediyorsun?” Adam su cevabı verdi: “Ben, Allah’ın kalbime koyduğu marifet (O’nu tanıma) nuru sebebiyle, kalbine koymadığı kimselerden daha iyi haldeyim.” Hz. İsa a.s. doğru söylediğini belirtti, adamın elini tuttu, dua etti, o da şifa buldu. Bundan sonra bu adam Hz. İsa a.s.’in yakın arkadaşı oldu. Cenneti hak edebilmek Rasulullah s.a.v. Efendimiz, cennetin sıkıntılarla, cehennemin ise nefsin hoşuna gidecek şeylerle sarıldığını haber vermiştir. (Tirmizî, Hakim, Elbanî)
Allahü Tealâ, cenneti çok kıymetli ve şerefli yaratmıştır. Sevdiklerine cemalini orada seyrettirecektir. Bu hedefe yönelen müminlerden gayret ve hasret beklemektedir. Bunun için cennet yolunun başı acı, sonu tatlı yapılmıştır. Allah’ın razı olduğu işleri nefis istemese de, müminin aklı ve imanı güzel bulup peşine düşmelidir. Nefse günahların çekici, hayırlı işlerin gelmesi, imtihanın en zor yanıdır. Aslında işin tadı ve sırrı burada gizlidir. Allah Teâlâ, “benim yolumda sizden öncekiler gibi çile ve zahmet çekmeden cenneti beklemeyin” diyor. (Bakara, 214)
Allah yolunda çekilecek çilelerden birisi de, Allah için sevilen müminlerin sıkıntılarına sabredip, dostluğu bozmamaktır. Bunda hem gönlü, hem de cenneti kazanmak vardır. İnsanın en büyük imtihanı yakınlarıyla olur. En büyük sıkıntı tanıdıklardan gelir. Çünkü onlarla paylaşılan bir hayatla birlikte birçok haklar vardır. Cennetlik müminlerin en belirgin vasfı, geçimi zor insanlara yumuşak davranmak, onları Allah için idare etmek, kalbinde hiç bir mümine kin, haset ve intikam hırsı taşımamaktır. İnsanların yükünü çekmek ve onlarla güzel geçinmek, peygamberlerden kalan en faziletli ve en gerekli sünnettir.
İç güzelliği oluşturmak, sevgi adamı olmak, bir insan için ne kadar önemli. Hatta bundan daha önemli konu var mı? Eğer insanlar iç güzelliği dikkate alsalar, sevgi, saygı eksenli bir anlayış oluştursalar, hangi problemler çözülmez ki? Sevgi Adamının olduğu yerde bütün kötülükler ve çirkinlikler yok olmaya mahkûmdur. Tıpkı ışığın olduğu yerde karanlığın, dostluğun olduğu yerde de düşmanlığın yok olduğu gibi. Gerek bir insan için, gerekse de bir toplum için iç güzelliğin ve sevgiyi yaşamanın hayatî bir önem taşıdığını ne anlatmaya, ne de tartışma ya gerek var. Asıl gerek olan konu: İç güzellik nasıl sağlanır? Sevgi pırıltıları nasıl oluşur? Başka bir ifadeyle dışını rahatlıkla süsleyen bir insan, içini de o kolaylıkta süsleyebilir mi? Evet İnsan içini güzelleştirebilir. Pırıl-pırıl süsleye bilir? Sevgi Adamı olup, hem kendine, hem de topluma huzur ve mutluluk sunabilir. Bunu nasıl mı yapacak?
Ne kadar güzel ve ne kadar mükemmel yaratıldığınızın farkına varın. İç güzelliğiniz, ne kadar kusursuz, dengeli ve harika bir san’at eseri olduğunun farkına varmakla başlar. Nazarlarınızı, kendi yaradılışınıza çevirin. Canlılar içinde ne kadar ayrıcalıklı olduğunuzu, her şeyin size hizmet ettiğini görün. Aklınızı, küçük bir kâinat olan kendi dünyanıza çevirin. Bu dünyaya Yaratıcının sizi getirmesinin hikmetini yakalamaya çalışın. Meselâ, gözünüzün, dilinizin, aklınızın ve diğer organlarınızın paha biçilmez değeri karşısında sizden ne istendiğini düşünün. Niçin bütün kâinat size hizmet ettiriliyor? Neden binlerce nimetler önünüze seriliyor? Vücut sarayındaki akılları durduran intizamın, düzenin ve iç ahengin Yaratıcısı sizlere ne anlatmak istiyor ve hangi mesajı vermeye çalışıyor? İşte insan kendini tanımakla, anlamakla, niçin yaşadığını, neden var olduğunu keşfetmekle çok önemli bir noktaya gelir. O da bir kul olduğunun farkına varmasıdır. Kâinatı yaratan Kudret Sahibinin bir kulu olduğunun farkına varan insan, ne için yaşadığını ve nereye, kimin huzuruna gideceğini de anlayacak tır. İşte bu anlayış, insanın iç dünyasın da müthiş inkılâplar yapar. İnsan kendisine çeki düzen verir. Kendini Yüce Yaratıcının emirlerine göre hazırlar. Kirlerden temizler. Zaten ibadetlerin de esas mâniası budur. Bu ise, ebedî, pırıl-pırıl bir iç güzellik ve sevgi adamlığı oluşturur.
Tefekkür adamı olun Fezanın akıl almaz derinliklerinde gezinen bir geminin misafiriyiz. Âlemde bir zerre hükmünde olan ve dünya adı verilen bu gemi, ahiret memleketine yolcu taşıyor. Dünyayı, bu âlemde büyük bir düzen içinde gezdiren kudret, onda sanatının en ince güzelliklerini sergilerken, bizleri de bu güzellikleri görmeye ve onların sanatkârını bulmaya dâvet ediyor. Kâinat içinde insan, etrafa bomboş gözlerle bakmamalı, baktığı yerdeki inceliğin, hikmetin ve sanatın da farkına varmalı, detaya inip, İlâhî mesajı yakalamalıdır. İnsan, baharın muhteşem güzelliğine dalınca, tertemiz buz gibi suyu yudumlayınca, aç midesine sımsıcak yiyecekleri yollayınca, mis gibi havayı ciğerlere doldurunca ve binlerce nimetin emrine koştuğunu görünce, kendisine bu hesapsız masrafları yapan Zat’ın önünde secdeye kapanıp, kulluğun haz ve lezzetini yaşayarak, kalbini ve aklını nurla ve huzurla doldurmalıdır. Her an insan düşünmeli. Çevresinde olup bitenlerin adî ve basit şeyler olmadığını anlamalı. Kuru ve şuursuz toprak. Topraktan çıkan şuursuz gövde ve dallar ve onun ucundan, ancak sonsuz bir ilim ve kudretle yaratılması mümkün olabilen, bin bir çeşit renk ve lezzetteki meyveler. Bizim için süslenip, renklendirilen apayrı tat ve kokuyla donatılan göz kamaştırıcı hediyeler. Bizi gören, midemizin ihtiyacını bilen ve sonsuz merhametiyle o ihtiyaca cevap veren Zât’ın ebediyete namzet misafirlerine yapmış olduğu bir ikram. Etrafa tefekkürle bakan, hâdiselerin inceliğine ve hikmetine inen, ondaki gayeyi anla yan insan, ne kadar yüce bir ünvanla, şerefli ve büyük gaye için yaratıldığını anlayıp, kendisini her saniye Rabbi’nin huzurunda bilerek, dupduru, pırıl-pırıl bir güzelliğe kavuşacaktır. Tefekkür adamı olan, hem güzelliği görür, hem güzelliği yaşar, hem güzelliğe dâvet eder.
Bol-bol kitap okuyun. Kitap okuma, yalnızca bir bilgi edinme ve hoş bir vakit geçirme değildir. En önemlisi, iyi seçilmiş bir kitap, en büyük bir arkadaş, dert ortağı, teselli mercii ve insan psikolojisini rahatlatan bir kaynaktır. Deneyin. Eminim ki, fark edeceksiniz. İçinizin huzurla dolduğunu, gönlünüzün pırıl- pırıl aydınlandığını göreceksiniz. Anadolu’nun her yerinde yaşamıştır. Bunlar sevgi, saygı, dayanışma ve kardeşlik tohumları ekerek, toplumda gönül bahçeleri oluşturmuşlardır. Mevlânâ, Yunus Emre, Ahi Evran, Hacı Bektaş-ı Veli, Bediüzzaman gibi gönül ve fikir adamlarının hayatlarını, felsefelerini ve hizmetlerini çok iyi okuyup, iç güzelliğe nasıl erdiklerine dikkat etmek lâzımdır. “Kim olursan yine gel!” diyen Mevlânâ; “Yaratılanı hoş gör, Yaratandan ötürü!” diyen Yunus Emre; “Eline, beline, diline sahip ol!” diyen Ahi Evran Veli; “İnsan küçük bir kâinattır” diyen Bediüzzaman, bu ibretli ve çarpıcı söylemlerinde, insan sevgisini ve mana güzelliğini işlemişlerdir. “Sevgi okuyan sevgi bulur, Yüreği bahçe olur.” Unutmayın, en büyük güzelliğimiz içimizdeki sevgidir. Sevgi adeta havai fişek gibi bütün dünyamızı renk- renk aydınlatan bir güç, bir güzelliktir. Sevdikçe sevilecek, sevildikçe iç güzelliğiniz artacak, daha da olgunlaşıp, rahatlayacaksınız. Allah’ı sevin. Allah’ı seven insanları ve diğer yaratıkları da sever. Huzur, mutluluk, haz ve lezzet sevgidedir.
Hayat doğal olarak güzeldir ve insanı ömür boyu mutlu edecek bütün imkanlara sahiptir. Aslında mutsuzluğumuzun nedeni hayat veya başka insanlar değil, zihnimizdeki anlamsız kalıplardır. Bu kalıplar hiç bir değişime uymazlar, o yüzden öncelikle bu kalıpları zihnimizden atmamız gerekir.
Hayat sürekli değişimi gerektirir. Hiç bir şeyin olduğu gibi kalması mümkün değildir. Şimdi her şeyin değiştiği bir dünyada, bu şeylerin aynı kalmasını isteyenler mutlu olabilirler mi?
Krishnamurti, hayatın yenilendiğini ve sürekli değiştiğini bir ırmağın akışına benzeterek anlatır ve ‘yaşam ırmağı’ dediği olayı şöyle izah eder: ‘Irmak kenarlarında göllenmiş su birikintilerini hemen hemen herkes bilir. Balıkçılar tarafından yapılan, bazen de başka maksatlarla açılan bu çukurların zamanla ırmaklarla bağlantısı kesilir. Bu göllerin üzerlerini, (içindeki su durgun olduğu için) zamanla pislik ve yosunlar kaplar. Netice olarak artık bu göllerde balıklar yaşayamaz olur.’ İnsanlar da buna benzer; hızla akıp giden hayatın hemen yanında küçük dünyalar kurarlar kendilerine. Bu küçük dünyaları içinde zamanla hayatla irtibatlarını keser ve kendilerini yalnızlığa mahkûm ederler.
Hayata kötü damgasını vuran bu insanlar, aslında kötü olanın kendi yaptıkları ‘göletler’ olduğunun farkına bile varmazlar. Hayat selinden korunmak için kazdıkları bu çukurlara, önce kendileri düşerler. O sırada hayatın yanlarından akıp gittiğini hiç algılamazlar.
Oysa hayatın asıl güzelliği ve canlılığı bu akıştadır. Kendilerini göletlere hapsederler ve hayatın dinamik olduğunu ve sonsuza dek değiştiğini bir türlü kabullenemezler.
Değişimin sırrını anlayanlar, hayattan korkmaz ve kaçmaz, Her şeyin olduğu gibi kalmasını isteyenler ise, korkuyla geçici değerlere sarılırlar. Bu değerler, bazen gelenekler bazen mal mülk ve bazen de mevki veya çocuklar olabilir.
Ama bu ne kadar mümkündür? Dikkat edilirse hayat, onu olduğu gibi kabul etmeyenler için tahammülü oldukça zordur.

fb-btn.pngtwt-btn.pngrss-btn.png

google-btn.pngyb-btn.pnginst-btn.png

* Tüm hakları saklıdır. Bu sitede yer alan yazı, haber, fotoğraf, video ve sair dokümanların, bireysel kullanım dışında izin alınmadan kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, kullanılması, yayımlanması ve dağıtılması kesinlikle yasaktır. Bu yasağa uymayanlar hakkında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca yasal işlem kullanılacaktır.

DMCA.com Protection Status
Sayfada sorun olması durumunda,
Lütfen CTRL + F5 ile sayfayı yenileyin