Son Dakika
  • Loading
A+ A A-

Resmi İlan

Yazarlarımız



Manşetler

 

ibrahim-aydn-150x150.jpgİnsanoğlunun her sahadaki başarısı, sabra bağlıdır, İlim ve sanatta yükselmesi, ticarette ilerlemesi, ibadette devamlılığı hep sabırladır.
Sabırsız çiftçi harman, sabretmeyen talebe irfan sahibi olamaz. Sabırsız asker zaferi, sabretmeyen çırak hüneri elde edemez.
Sabır; güçlükler karşısında, Allah'tan korktuğu ve rızasını ümit ettiği için, nefsini (fenalığa bırakmayıp) tutmaktır.
Sabır; tökezlemeyen bir binektir, insanı sürat ve emniyetle emeline ulaştırır. Sabır, saadet kapısının anahtarıdır. Sabır, dertli gönlün tesellisine ve ilâhî rahmetin tecellisine vesiledir. Sabır, muvaffakiyetin ilk ve son şartıdır. Sabır, cennet hazinelerinden bir hazinedir.
Tek kelime ile sabır, dünya ve ahiret nimetlerini elde etmenin en mühim şartıdır. «Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir»
Sabır, başlıca üç kısma ayrılır: Belâlarda sabır, farzları yerine getirmekte karşılaştığımız güçlüklerde sabır ve şehvanî arzulara uymamak hususunda sabır.
İmtihan âlemi bulunan dünya hayatında, insan birtakım imtihanlar ile karşılaşacaktır. Bundan kaçmanın imkânı yoktur. Bazı yakınlarımızın fâni hayatı son bulacak, hastalandığımız veya iflâs ettiğimiz olacaktır. Bu gibi hâdiseler karşısında sabretmesini bilir ve kulluğun gerektirdiği teslimiyeti gösterirsek ilâhî imtihanda muvaffak oluruz. Aksi halde hem kader-i ilâhî yerini bulur hem de biz imtihanı kaybetmiş oluruz. Hâlbuki mümin, nimete şükrederek sevaba, mihnete sabrederek saadete ulaşacaktır.
Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: «Andolsun, sizi biraz korku (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lûtf-u keremimi) müjdele»
Güzel kokuları ile insanı gaşyeden, rengârenk güllerin sapında dikenler doludur. Güle talip olanın dikenden şikâyeti olmaması gerekir. Rıza gülünü dermek isteyenlerin belâ dikenlerine tahammül göstermesi lâzımdır.
Bir hadis-i kutside Cenabı-ı Hak şöyle buyurmaktadır: «Ben bir kulumu gözsüzlüğe uğrattığımda, sabredecek olursa, iki gözüne karşılık kendisine cenneti veririm»
Allah kulunu imtihan ederken, onun tahammül edemeyeceği bu şeyi yüklemez. Verdiği belâ kadar sabır da ihsan eder, sabır, bir zırhtır. Onu giyen belâların tesirinden kurtulur.
Allah Teâlâ'nın emirlerini yerine getirmeye, ibadet adı verilmektedir; belâlara tahammül göstermek de Allah'ın emirlerindendir. Bu buyruğa itaat ibadetin ta kendisidir.
Allah Teâlâ, kulunu günahlardan temizlemek için iki yol açmıştır. Biri tövbe, diğeri sabırdır. Tövbe eden günahlarından arınır. Sabreden kimse günaha bulaşmaz. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: «Bir mümine yorgunluk, hastalık, düşünce, keder, acı ve kaygıdan diken batmasına kadar, isabet eden herhangi bir şey karşılığında muhakkak Allah onun hatalarını örter (bağışlar)»
«Allah, kuluna hayır (eriştirmek) dilerse onu bir musibete uğratır»
Yıldırımların yüksek yerlere düştüğü gibi, belâların şiddetlisi de enbiya, sonra evliya, ondan sonra diğer salih kimseler üzerine gelir.
Peygamber Efendimiz, Uhud harbinde iki dişi kırılınca sabır ve tahammül gösterdi. Kendisine bu hâli reva gören putperest kavmin aleyhinde dua etmedi; bilâkis gelmesi muhtemel belâlara karşı şöyle yalvardı: “Ya Allah, kavmime hidayet ver. Onlar, (hakikati) bilmiyorlar”
Şahısları, büyük insan yapan husus, gelen bir felâket anında ilk takındığı tavırdır. Bu hareket onu ilâhî imtihanda muvaffak kılar. Bu davranış, onun adını dillere destan eder. İlk anda gaflet gösterir de ilâhî takdire isyan manası taşıyan bir söz sarf ederse imtihanı kaybeder. Bundan sonra sabır göstermiş olsa bile artık hayrı olmaz.
En sert hububat, ateşte kaynatılınca pişmektedir, insanları pişiren ve kâmillerin sohbet sofralarına çıkaran şey, çekilen dertlerdir. Onun için Hacı Bayram-ı Veli: «Çiydik, piştik elhamdülillah» demektedir. Cenabı-ı Hak da kitabı ilâhîde şöyle buyurmaktadır: «Ancak sabredenlere ecirleri hesapsız ödenecektir»
İbadetlerimizi ifa etmekte karşılaştığımız bazı zorluklar olur. Fakat uykusuzluğa katlanmayan, namaz kılmayan, açlık ve susuzluğa sabretmeyen, oruç tutmayan, yol meşakkatlerine tahammül göstermeyen hac vazifesini ifa etmeye güç yetirebilir mi?
Nefsimiz; sıcak yataktan kalkıp soğuk su ile abdest almak, uykuyu terk edip camiye gitmek, uzun ve sıcak günlerde Ramazan-ı şerif orucunu tutmak, hac yolculuğunun meşakkatlerine katlanmak istemez.
Şehvanî isteklere karşı sabır göstermek, vazifemizdir. Nefsin isteklerine kapılmamak, ancak sabırla mümkün olabilir.
İnsan nefsi, yemek-içmek hususunda dilediği gibi hareket ettikçe, bu husus hem şahsın maddî hayatına tıbben zarar verdiği gibi; hem helal-haram demeyip rast gelen şeye saldırmakla âdeta manevi hayatını da zehirler.
O nefis için artık kalbe ve ruha itaat etmek zor gelir. Serkeşçesine dizginleri eline alır. Daha insan nefse binemez; o, insana biner.
Ramazan orucu ile nefis, bir nevi perhize alışır, riyazete çalışır ve emir dinlemeyi öğrenir. Bîçare zayıf mideye de hazımdan evvel, yemek yemek üzerine doldurmakla hastalıkları üzerine çekmez. En mühimi de, emir vasıtası ile helali terk ettiği cihetle, haramdan çekinmek için akıl ve İslamiyet'ten gelen emri dinlemeye kabiliyet peyda eder. Yani emir sebebiyle helal olanları terk edebilen, artık haramları daha kolay terk edebilir.
İnsanların büyük çoğunluğu; sel, yangın, zelzele gibi musibetlerle, harp, darp, sürgün gibi hadiselerle açlığa çok defa müptela olurlar. Sabır ve tahammül için açlık, idman ve riyazete muhtaçtır. Yani önceden vücudun açlığa alıştırılması gerekmektedir. Ramazan-ı şerifteki oruç, on beş saat; sahursuz ise, yirmi dört saat devam eden bir açlık müddetine sabır ve tahammül, bir riyazet ve idmandır. Demek insanların musibetini ikileştiren, sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilacı da oruçtur.
Şahsiyet teşekkülünde sabır ve tahammülün rolü büyüktür. Maddî ve manevi yapımız da, iç içe girifttir. Her iki taraf, birbirini tesiri altına alabilir. Maddi hazlara karşı tahammülü fazla olan kişinin, maddi cinsten olmayan meşakkatlerde de tahammülü vardır. Bunun için derin bir psikolojik tahlile bile lüzum yoktur. Asırlarca kendilerinden kat kat yüksek sayıdaki güçlere karşı zor şartlar altında mücadele veren ecdat, buna misaldir.
İnsan vücudu üzerinde tekrarlanan hareketler, alışkanlık haline gelir. Alışkanlıklar ise, insanın huy ve tabiatı durumuna geçer. Açlığa karşı idmanlı olan kimseleri, mecburi açlıklar yıpratamaz. Bunu asırlar önce, İbn-i Haldun, o günün tıbbî bilgileriyle şöyle izah ediyor:
Bol nimetler içine dalmış olanların, kıt imkânlar içinde yaşayanlara nispetle, kıtlık yıllarda çok çabuk öldükleri, açlığa tahammül edemedikleri görülmektedir. Bolluk ve genişlik içine dalarak, boş çeşitli yiyeceklere, bilhassa bol yağa alışmış olup da, bağırsak ve karınları tabii rutubetten fazla rutubet kazanarak haddinden fazla aşırı dereceyi bulanlar, alışkanlıklarının tersine az yemeğe mecbur olunca; bol ve yağlı yiyecek çeşitleri bulamaz ve kaba yemekleri yemeğe başlarlarsa, bağırsakları çabuk kurur ve buruşur. Bağırsak, zayıf bir organ olup, hastalıklar ona çabuk sirayet eder ve ansızın ölüme sebep olur. Çünkü bu öldürücü bir haldir.
Kıtlık yıllarında ölenleri açlık öldürmez, onları, aslında önceden alışmış oldukları tokluk öldürür. Az katık ve az yağla geçinerek, bu yaşayışı alışkanlık haline getirenler ise, tabii olan normal rutubetleri artmadan eski halini muhafaza eder. Tabii olan her türlü yemeği kabul eder. Bu gibi insanların yemeklerinin değişmesi, bağırsaklarda kuruma meydana getirmez, normalden uzaklaşmaz.
Aslında gıdasızlıktan ölenler yoktur. Çünkü Cenabı-ı Hak, canlıların bedenine gönderdiği rızkın bir kısmını, ihtiyat için içyağı şeklinde depolamıştır. Hatta bedenin her hücresine gönderdiği rızkın bir kısmını, yine o hücrenin bir köşesinde depo eder. Gelecekte dışarıdan rızık gelmediği zaman, sarf edilmek üzere bir ihtiyat azığı hükmünde bulundurur.
İşte bu depolanan ihtiyat rızık bitmeden evvel ölüyorlar. Demek o ölüm, rızıksızlıktan değildir. Belki iradenin kötüye kullanılışından meydana gelen bir âdetin alışkanlık haline gelmesinden sonra terk edilmesinden doğan bir hastalıktan ölüyorlar.
Evet canlıların bedeninde iç-yağı şeklinde depolanan fıtri rızık, ortalama kırk gün mükemmel olarak devam eder. Hatta bir hastalık veya ruhani bir istiğrak neticesinde iki kırkı (sekseni) geçer. Yakın senelerde İngiltere'de açlık grevine giren İRA gerillalarının buna yaklaştıklarını, medyadan öğrendik. Öyleyse açlıktan ölenler, eğer kırk günden evvel ölseler, katiyyen rızıksızlıktan değildir. Belki: "Âdetleri terk etmek, helak edici şeylerdendir" sözünün sırrı ile, fazla yeme alışkanlığından doğan bir âdetin terk edilmesinden ileri gelmiştir.
İşte Hz. Peygamber Efendimiz (sas)'in sünnetine uyarak, sade yaşayışa, az yemeye alışan, senede bir ay oruç tutan insanlar, böyle bir tehlikeden uzaktırlar. Çünkü onların bünyeleri, hücrelerdeki depo besinleri oruçlu zamanlarında kullanma alışkanlığı kazanmıştır.
Orucun toplum yaşayışına bakan hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki, insanlar yaşayış itibariyle maddi yönden çeşitli seviyede bulunurlar. Cenabı-ı Hak, bunun için zenginleri, fakirlerin yardımına davet ediyor. Hâlbuki zenginler, fukaranın acınacak acı hallerini, açlıklarını oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler.
Eğer oruç olmazsa, nefisperest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elim ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez. Tok, açın halinden anlamayacağından, sözle de tam anlatmak mümkün olamayacağından mutlaka açlığın ve ihtiyaç içinde kıvranmanın ne demek olduğunu, insanların bizzat aç kalarak yaşamaları gerekiyor. Bunun için de en uygunu oruçtur.

fb-btn.pngtwt-btn.pngrss-btn.png

google-btn.pngyb-btn.pnginst-btn.png

* Tüm hakları saklıdır. Bu sitede yer alan yazı, haber, fotoğraf, video ve sair dokümanların, bireysel kullanım dışında izin alınmadan kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, kullanılması, yayımlanması ve dağıtılması kesinlikle yasaktır. Bu yasağa uymayanlar hakkında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca yasal işlem kullanılacaktır.

DMCA.com Protection Status
Sayfada sorun olması durumunda,
Lütfen CTRL + F5 ile sayfayı yenileyin