Son Dakika
  • Loading
A+ A A-

Resmi İlan

Yazarlarımız



Manşetler

 

ibrahim-aydn-150x150.jpgBir ağacın, köküyle gövdesiyle dal ve yapraklarıyla meyveye hizmet etmesi gibi, bu varlık alemi de insana hizmet etmektedir. Bu insana Allah’ın bir lütfudur. İnsanın arza halife kılınmasında bu mana saklıdır Hadis-i Şerifte, “Dünya ahretin tarlasıdır.” buyrulur. Bu dünya tarlasının mahsullerin den en önemlisi insandır. Ve ahiret aleminin, cennet ve cehennem denilen iki büyük toplanma merkezi insanlar için hazırlanmıştır. Cennet ve cehennem insan için olduğu gibi bu dünyadaki bütün varlıklar da esas olarak insan içindir, insana hizmet etmekte, onun için çalışmakta, daha doğrusu, bir İlâhî rahmet ve hikmet tarafından ona hizmet ettirilmektedir. İnsan niçin yaratılmıştır? Gayesi ve hedefi ne olmalıdır? “İnsan niçin yaratılmış?” sorusuna sıkça muhatap oluruz. Böyle bir soruyu kendimize yahut bir başkasına sormamız, bizim için büyük bir İlâhî ihsandır. Şöyle ki: Bu soruyu güneş kendisine soramadığı gibi, bir başka yıldız da güneşe sorabilmiş değil. Yine bu soruyu bir arı bir başka arıya, yahut bir koyun berikine sormaktan aciz. Demek oluyor ki, bu sorunun cevabını arayan insanoğlu, kendi varlığını istediği sahada kullanma konusunda serbest bırakılmış; bir arayış içinde ve bu konuda bir imtihana tabi tutulmuş. Bu imtihanı kazanmanın tek yolu, sorunun cevabını bizi yaratandan öğrenmemizdir. Bu noktaya varan insanlar gerçeğin kapısını çalmış olurlar. Ve kendilerine Kur’an lisanıyla, Peygamber diliyle cevapları verilir. “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet -kulluk etsinler- diye yarattım.”(Zâriyât Suresi, 56)
Nur Külliyatında ibadete “marifet” manası veriliyor. Bu mana üzerinde çoğu tefsir alimlerimiz ittifak etmişler. Namaz, oruç gibi ibadetler ise bu marifetin neticesidir. Yani, insan nimetin şükür gerektirdiğini idrak edecektir ki, sonra bu şükür ve hamt vazifesini yerine getirsin. İnsan, bu kâinatı dolduran İlahi mucizelerin tefekkür ve hayreti icap ettirdiklerini bilecektir ki, tespih ve tekbir vazifesini ifa etsin. İnsan, başka insanlara merhamet etmesi gerektiğinin şuuruna erecektir ki zekât ve sadaka verme yolunu tutsun. Bütün bunlar imanın ve marifetin, yani Allah’a inanmanın ve onu tanımanın meyveleridir. Nur Külliyatından bir marifet dersi: “Şu kâinattan maksadı-ı âlâ, teza hür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet-i küllîye-i insaniyedir.” Rububiyet, terbiye edicilik manasına geliyor. Bütün alemlerin her birinde bu fiil bir başka şekilde, bir başka güzellikte, bir başka mükemmellikte kendini gösteriyor. Ve biz her namazda Fatiha Suresini okurken alemlerin Rabbine hamt etmekle bu farklı terbiyelerin şuurunda olduğumuzu ilan etmiş oluruz. Işıklar alemini de Allah terbiye ediyor, gözler alemini de. Ve biz, güneşin ışık verecek şekilde, gözümüzün de ondan faydalanacak biçimde terbiye edildiklerini düşünerek Rabbimize şükretmekle “tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet” vazifemizi yerine getiririz. Gıda maddelerinin yenilecek şekilde, ağzımızın, dilimizin, midemizin de onlardan faydalanacak tarzda terbiye edildiklerini nazara alarak Rabbimizin bu sonsuz ihsanlarını hayret ve teşekkürle karşıladığımızda, yine o rububiyete karşı ubudiyetle mukabele etmiş oluruz. Kâinatın yaratılması insan için, insanın yaratılması ise ubudiyet içindir. Burada dikkatimizi iki kelime çekiyor; âlâ ve küllîye kelimeleri. Bu iki kelime bize bu vazifeyi yapan daha başka varlıklar da olduğunu haber veriyorlar. Şu var ki, insan ubudiyet vazifeni onlardan daha üstün ve daha küllî bir derecede yapabilecek bir istidada sahip. Sözünü etmek istediğimiz bu varlıklar, meleklerle cinlerdir. Bir melek, bir meyveyi tefekkür ederken, dünün şekilsiz, renksiz elementlerinin bugün güzel bir varlık haline gelmelerini, sert ağaçtan bu yumuşak meyvelerin çıkmasını hayretle seyreder. Ama o meyvenin tadını, vitaminini, kalorisini düşünemez, tefekkür edemez. Zira istidadı buna müsait değildir. İnsana bu noktada bambaşka bir kabili yet verilmiştir. O, aklıyla, hayaliyle sade ce hazır eşyayı değil, o anda görmediği nice şeyleri hatta geçmişi ve geleceği düşüne bilir. Böylece fikri, düşüncesi, anlayışı ve feyzi küllîleşir. Eline aldığı bir meyveyi yerken, o anda bir milyonu aşkın canlı türünün sonsuz denecek kadar çok fertlerinin rızıklandıklarını, kendisinin de bu İlâhî sofradan faydalanan bir fert olduğunu düşünebilir ve böylece Allah’ın Rezzak ismini küllî manada tefek kür etme imkânına kavuşur. Dilerse, düşüncesini geçmiş ve gelecek zamanlara da götürür. Bütün zamanlarda ve mekânlardaki her türlü nimeti ve onlardan istifade edenle ri, hayalinin yardımıyla, birlikte düşünür ve tefekkürü daha da küllîleşir. Bütün İlâhî isimlerin tecellileri için benzer şeyler söylenebilir. Nur Külli yatında, “İyyake na’büdü” “Biz ancak sana ibadet ederiz.” ayetinin açıklaması yapılırken, ayet-i kerimede niçin ben değil de biz denildiğine dikkat çekilir ve böyle denilmekle üç ayrı cemaatin kastedildiği ders verilir.
Bunlardan birisi bütün müminler, diğeri vücudumuzda vazife gören ve her biri kendine mahsus bir ibadetle meşgul olan bütün organlar, hücreler, duygular, üçüncüsü ise bütün bir varlık âlemi.
Demek oluyor ki insan, bütün varlık alemi namına “İyyake na’budü” diyebilecek bir kabiliyettedir. İşte tek başına da namaz kılsa, ferdiyet ten kurtulup bu üç cemaatin ibadetlerini Rabbine takdim eden insan küllî bir ibadet yapmış demektir. İnsanın bu kâinata meyve olması da böyle bir neticeyi doğurmaktadır. Bir ağacın bütün birimlerini şuurlu farz verseniz, en küllî tefekkürü meyve yapacaktır. Çünkü meyvenin içindeki çekirdek bütün ağaçtan süzüldüğü için o meyvede ağacın tümünün ibadetlerini temsil etme, tefekkür etme kabiliyeti bulunacaktır. Bu küllî ubudiyeti en ileri derece de yapanlar kâinat ağacının en mükemmel meyveleri olan peygamberler ve özellikle Peygamber Efendimiz Hz Muhammed’dir (asm.) “Maksad-ı âlâ ve ubudiyet-i küllîye” manalarıyla şu kutsî hadis arasında yakın bir ilgi vardır:. “Sen olma saydın ben felekleri yaratmazdım”
Nur Külliyatında insanın vazifesiyle ilgili birçok bahis mevcut... Bunların bir özeti olarak birkaç maddeyi takdim etmek isterim:
- Ruhuna bir İlâhî ikram olarak takılan, ilim, irade, görme, işitme gibi sıfatlarını Allah’ın sıfatlarını bilmeye bir vasıta olarak kullanmak. Kendi ruhundan İlahi sıfatları bilmek için açılan bu marifet pencerelerini iyi değerlendirmek.
- Akıl kuvvetini hikmet dairesinde, şehvet kuvvetini iffet dairesinde, gazap kuvvetini şecaat dairesinde kullanmak. Muhabbetini ancak Allah’a vermek ve mahlûkatı da yine Onun namına, Onun isimlerine ayna olmaları, kemaline işaret etmeleri, cemalinden haber vermeleri cihetiyle sevmek. “İbadatın bütün enva’ına müstait bir fıtratta” yaratıldığının şuurunda olup bütün ibadet çeşitlerinin ayrı ayrı feyizlerinden azami ölçüde nasiplenmeye çalışmak. Kendisine verilen “kalp, sır, ruh, akıl hatta hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediye ye yüzlerini çevirmek.” Böylece bunların her birini kendine mahsus ibadetiyle meşgul etmek… Duygularının her biriyle Allah’ın rahmet hazinelerinden birini açmak, ondan güzelce faydalanmak ve küllî şükretmek.
- Aczini ölçü alarak Allah’ın kudretini, fakrına bakaran Onun rahmetini, noksanlıklarını düşünerek Onun kemalini tefekkür etmek. Rabbini sonsuz kemal, rahmet ve kudret sahibi, kendi nefsini ise yine sonsuz aciz, fakir ve noksan bilmek...
- Ruhunu günahlardan, bedenini de her türlü kirlerden, pisliklerden uzak tutarak İlahi huzura çıkmak.
Kendini Allah’ın en mükemmel eseri olma cihetiyle meleklerin, ruhanilerin seyrine, temaşasına güzelce sunmak. İşte insan bu gibi ulvî gayeler için yaratılmıştır. Ama ne yazık ki, birçok insan, kendini unutmuş ve bu gayelerden gafil olarak sadece dünya hayatını rahat bir şekilde geçirmek için çabalar. Bütün kâinatın ibadetlerini temsil etme kabiliyetine sahip olduğu halde, sadece çevresindeki bir gurup insanın teveccüh lerini kazanmayı ve kendisini onlara beğendirmeyi hayatına gaye edinir. Bir süre sonra kendisi de, o insanlar da dünyadan göçüp gitmekte ve bütün bu gayeler de onun bedeniyle birlikte adeta toprağa gömülüp kaybolmaktalar.
İnsanın Ahsen-i Takvimde yaratılması ne demektir?
Âlemlerin Rabbi, “Muhakkak biz insanı ahsen-i takvimde yarattık.” buyuruyor. Ve insan, bu üstün yaratılışıyla, nice güzelliklerin tohumunu saklıyor. Anlamağa, inanmağa, amel etmeğe, sevmeğe, şefkat etmeğe, feyiz almağa aday... Peygamberlik bu ulvî mahiyetten çıkıyor. Evliya asfiya bu mahiyetin meyveleri. Âlimler, arifler, muttakiler, salihler, cömert simalar, âdil hükümdarlar hep bu ulvî mahiyetin değişik sahalardaki farklı meyveleri. Ahsen-i takvim, Türkçemize “en güzel şekilde yaratılmış olma” şeklinde tercüme ediliyor ve bundan, çoğu kez, insanın sima ve beden güzelliği anlaşılıyor. Hâlbuki insan denilince öncelikle insan ruhu anlaşılmalıdır. Beden o misafirin kaldığı bir hanedir. Misafirin şerefi haneye de aksetmiş, onun mükemmelliği sebebiyle hanede mükemmel olmuştur.
Mülkün gerçek sahibi…
İnsanda enteresan bir sahibiyet duygusu vardır. Çevresinde kendisi ile alâkalı birçok şeye sahip çıkar. Şu koskoca dünyaya bakar, “İşte bu benim dünyam” der, yani dünyaya sahip çıkar. Güzel İstanbul’a yüksekçe bir tepeden bakar, der ki “İşte bu benim şehrim”. Cennet gibi bir bahçesi, içinde Yıldız Sarayı gibi bir eve sahiptir. “Benim bahçem, benim evim” sözleri şuur altına yerleşmiştir, gayr-i ihtiyari söyler. Çevresine, dış dünyasına böyle sahip çıktığı gibi kendi vücuduna ve iç dünya sına da öyle sahip çıkar. Belki de daha şiddetli sahip çıkar. “Benim elim, benim kolum, ayaklarım, gözüm, kulağım. Bu benim vücudum” der durur her zaman. Yorgundur, başı ağrır “Başım çok ağrıyor” cümlesini söylemekten daha kolay bir şey yoktur onun için. Heyecanlanır, sevdiğini görür, küt-küt atan kalbinin sesini dinleyerek, “Kalbim sanki yerinden fırlayacaktı” diye kalbin en ince noktalarına sahip çıkar. Maddiyat bir tarafa ‘Hislerim, heyecanım, ruhum, hayalim, düşüncem’ diyerek vücudunun görünmez taraflarına da sahip olduğunu çekinmeden beyan eder. Peki, gerçekten benim diye sahip çıktığımız eşyaya ne kadar sahibiz? Bunların ne kadarı bizim? Bir sel gelip evimizi yıktığında, bir yel gelip bahçemizi yerle bir ettiğinde, “Dur yapma bu benim mülküm” diye engelleyebiliyor muyuz? Hayır. Peki deprem gelip şehrimizin altını üstüne getirdiğinde ne yapıyoruz? “Benim diye sahip çıktığımız şehirden kaçmanın planlarını yapıyoruz” değil mi? Hani bu benim şehrimdi? Hani bu benim evimdi? Hani bu benim bahçemdi? Haydi, çevremizi bırakıp şu kendi vücudumuza bakalım. Gerçekten benim diye sahiplendiğimiz vücudumuz ve azalarımız ne kadar bizim? Şu ellerimize, ayaklarımıza, kollarımıza bir bakın. Bunlar benim ise ben bunları ne kadar biliyorum, bunlara ne kadar hâkimim? El, ayak ve kollarımda ne kadar hücre var, ne kadar kas var, ne kadarı gevşedi, ne kadarı gerildi, kemikler ve içindekiler neler? Soruyu yüzlerce kelime ile uzatmak mümkün. Cevaplar nerede? Netice, derin bir sessizlik Çünkü benim dediğimiz el ve kollarımıza şöyle bir bak maktan öte bir bilgimiz yok. Hani bunlar bizimdi? Bu kadar bilgisizlikle nasıl bizim olur? Peki, iç dünyamıza ne demeli? Midenin, kalbin, ciğerlerin, böbreklerin sahibi biz isek onların nasıl ve ne şekilde işlev gördüğünü bilip mahiyeti hakkında bilgi sahibi olmalıydık, değil mi? Ama öyle mi? Şu satırları okuyoruz, bir süre geçti. Acaba bu süre içinde kalbimiz ne kadar kan pompaladı, akciğerimiz kaç litre kan temizledi, böbreklerimiz ne kadar kan süzdü? Sorular. Sorular. Sorular. Cevap? Koskoca bir sükût... Bırakın sahip olmayı bütün bu azalarımızı biz kendimiz idare etmiyoruz. Hiç birinin idaresinde hiç bir katkımız yok. İyi ki de yok. Çünkü biz aza ve organları mızı asla idare edemezdik ve edemeyiz de. Farz-ı muhal Allah deseydi ki “Alın şu midenizi idare edin.” Biz daha mideye giren ilk lokmada ne kadar asit salgılayacağımızı bilemez, ya da ölçüsüz asit göndererek mideyi parçalardık. Peki, “Ya alın kalbinizi idare edin” deseydi? Kalbimizi elimizin arasına alıp dakikada 70 kez kan pompalamaya kalkışsak ne olurdu halimiz? Daha ilk idaremizde hayattan istifa etmek zorunda kalırdık. Ya da “Cenabı-ı Hak alın şu akciğerinizi ve böbreklerinizi siz idare edin, temizleyin ve süzün şu kanınızı” deseydi? Evinde küçük bir odasını temizlemekten aciz insanoğlu kendi vücudundaki bu temizlik ve tasfiye işini asla yapamayacak, hayat çekilmez bir hal alacaktı? Sahi siz hangi aza ve organınızı yönetmeye talipsiniz? Gelin hiç talip olmayın. En küçük bir hücreyi bile idare etmeye kalkışacak olsanız o küçücük hücrenin büyük dünyasında boğulur gidersiniz. Bir tek hücrenin harika işleyiş ve düzeninde aklınızı kaybedersiniz. İşte Allah’ın rahmetine bakın ki bütün vücudum ve vücudumun içindeki azaların yöne timini bana vermemiş ki böylece hayatı kolaylaştırmış. Bakın Söz’ün Üstadı Sözler’in de ne kadar güzel bir söz söylemiş: “Yani, mülk umumen Onundur. Sen, hem Onun mülküsün, hem memlûkü sün, hem mülkünde çalışıyorsun. Şu kelime, şöyle şifalı bir müjde veriyor ve diyor: “Ey insan! Sen kendini, kendine malik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin O yük ağırdır; kendi başına muhafaza edemez sin, belâlardan sakınıp levazıma tını yerine getiremezsin. Öyleyse, beyhude ıstıraba düşüp azap çekme. Mülk başkasınındır. O Malik hem kadirdir, hem Rahîmdir. Kudretine istinat et; rahmetini itham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, sefayı bul. “Hem der ki: Manen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadir-i Rahimin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak; cefasını değil, sefasını çek. O hem hakîmdir, hem Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi ‘Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler de, pencerelerden seyret, içlerine girme.” Er- Rahman Rahman: Bütün mahlûkatına sayısız nimetler ve rızıklar veren, onların ihtiyaçlarını gören ve yarattıkları hakkında hayır ve rahmet dileyen manasındadır. Şu âleme baktığımızda gözümüzle görüyoruz ki birisi var, yeryüzünü bir sofra yapmış, o sofrayı en leziz yiyecekler ile doldurmuş ve o sofraya bütün canlıları davet etmiş. Şimdi gelin hayalen bu sofralarda gezelim: İşte hayvanatın sofrası! Bakın, her hayvana layık olduğu ve ihtiyaç duyduğu rızık veriliyor.
- İşte balıklar! Onları besleyen ne de güzel besliyor, rızıkları ağızlarına kadar konuluyor. Kim onları böyle zahmetsizce besleyen?
- İşte denizlerin dipleri! Karanlık, ıssız, acı bir su, kum ve çaresiz mahlûklar! Ancak hiçbirinin rızkı unutulmuyor, hiç biri aç bırakılmıyor ve ihtiyaçları mükemmel bir şekilde karşılanıyor. Kim onları böyle merhametle besleyip denizin dibini onlara Rahmanî bir sofra yapan? Ve o sofradan istifade edebilmeleri için gerekli cihazları onlara takan?
- İşte böcekler! Küçücük, zayıf ve acizler! Ama ne kadar da kolay besleniyorlar. Muhtaçlar. Güçleri yok. Kimi elsiz, kimi gözsüz, kimi ayaksız… Ancak ihtiyaçları ve rızıkları ellerinin yetişmediği yerlerden ne de mükemmel veriliyor. Kim, bu acizlere merhamet edip ihtiyaçlarını gören?
- İşte âciz ve merhamete muhtaç yavrular! Rızıkları umulmadık ve ellerinin yetişmediği bir yerden, münasip bir vakitte ve ihtiyaç nispetinde onlara veriliyor. Yardımlarına koşuluyor. Hâlbuki ihtiyaçlarının yüzde birini karşılamaya kendi güçleri yetmez. Demek onların ihtiyacını bilen, onları merhamet ve şefkatle besleyen perde arkasında birisi var. Kim bu zat? Cevabı Kur’an versin: “Yeryüzünde rızkı Allah’a ait olmayan hiçbir canlı yoktur. O, onların karar kıldıkları yerleri de emaneten durdukları yerleri de bilir. Onların hepsi apaçık bir kitaptadır.” (Hud, 11/6) Ve Rahman’ın o sofrasından istifade eden diğer muhtaçlar! Şimdi de Rahman’ın sofrasında misafir olan bitkiler taifesine bakalım! Hayvanlara kıyasla daha aciz ve daha fakir! Ama acizliklerine binaen Rahman olan Allah onları daha zahmetsiz besliyor. Rızıkları ayaklarına gönderiliyor. Bazen oluyor sıcaktan ve susuzluktan feryat eden o bitkilere bir bulut ordusu ile imdat ediliyor. Güneş başlarında lamba ve soba, toprak altlarında mineraller ile dolu bir mahzen. Ciğerleri hükmünde olan yaprakları ile havayı teneffüs ediyorlar. Kim, bu bitkilerin feryadını işitip cansız mahlûkatın elleriyle onlara yardım eden? Ve şimdi bu Rahmanî sofranın en şerefli misafirine geldik! Sofranın kurulmasının sebebi, yeryüzünün halifesi ve Rahman olan Allah’ın has muhatabı olan insan! Bakalım şerefine sofraların kurulduğu insan için Allah neler hazırlamış ve Rahman isminin tecellisini o sofralarda nasıl göstermiş! Acaba Rahman olan Allah’ımız, rahmetinin bu kadar süslü meyveleriyle kendini bize sevdirmek istese. Mukabilinde insan ibadetle kendini O’na sevdirmese… Hem bu kadar türlü türlü nimetlerle muhabbet ve rahmetini gösterse... Mukabilinde insan şükür ve hamt ile ona hürmet etmezse bu insan, insan ismine layık mıdır? Hâlbuki bütün bu nimetlerin ve Allah neler hazırlamış ve Rahman isminin tecellisini o sofralarda nasıl göstermiş! Acaba Rahman olan Allah’ımız, rahmetinin bu kadar süslü meyveleriyle kendini bize sevdirmek istese. Mukabilinde insan ibadetle kendini O’na sevdirmese… Hem bu kadar türlü türlü nimetlerle muhabbet ve rahmetini gösterse... Mukabilinde insan şükür ve hamt ile ona hürmet etmezse bu insan, insan ismine layık mıdır? Hâlbuki bütün bu nimetlerin veriliş sebebini Rabbimiz kitabında şöyle beyan etmiştir: “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların hoş ve temiz olanlarından yiyin ve Allah’a şükredin! Eğer yalnız O’na kulluk ediyorsanız.” (Bakara, 2/172)

fb-btn.pngtwt-btn.pngrss-btn.png

google-btn.pngyb-btn.pnginst-btn.png

* Tüm hakları saklıdır. Bu sitede yer alan yazı, haber, fotoğraf, video ve sair dokümanların, bireysel kullanım dışında izin alınmadan kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, kullanılması, yayımlanması ve dağıtılması kesinlikle yasaktır. Bu yasağa uymayanlar hakkında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca yasal işlem kullanılacaktır.

DMCA.com Protection Status
Sayfada sorun olması durumunda,
Lütfen CTRL + F5 ile sayfayı yenileyin